felsefe tartışmaları

 

A Turkish Journal of Philosophy

 

 

 

       MAKALE ÖZETLERİ / ABSTRACTS OF ARTICLES

(Türkçe / in English)

 

 

 

Not:  Eski sayıların içerik bilgilerini B.U. Yayınevi sayfasında da bulabilirsiniz.

Note: B.U. Press website also provides information about the past issues.

 

 

 

 


 

 

 

 

 

43. KİTAP / VOL. 43

 

 

YAZAR / AUTHOR: Aret Karademir ve Pakize Arıkan Sandıkçıoğlu

 

David Lewis’in Modal Realizminde Dünya-Ötesi Karşıolgusal Önermeler, İkinci-Dereceden Dünyalar ve Dünyalar-Arası Nedensellik Sorunları

ÖZET. David Lewis analitik metafizik literatüründe en çok karşıolgusal koşullu öner­melerin olanaklı dünyalar kavramı aracılığıyla verdiği doğruluk değeri analizi ve bunun üzerine inşa ettiği nedensellik analizi ile ünlüdür. Karşıolgusal önermelerin analizinde olanaklı dünyaların benzerlik karşılaştırmasına başvurur. Ancak, Lewis’e göre söz konu­su dünyaların birer dil kurgusu olmayıp kelimenin tam anlamıyla gerçek varlıklar olması Lewis’i çeşitli eleştirilerin odağı yapar. Bu yazımızda, olanaklı dünyaların varlığının kabulü, ikinci-dereceden dünyaların varlığının reddi ve dünyalar-arası nedenselliğin yadsınmasını içeren Lewisçi çerçevenin başa çıkamayacağı ve doğruluk değeri şüphe götürmeyen bazı önerme örnekleri veriyor ve bu önermelerin Lewis açısından yol aça­cağı tahribata değiniyoruz.

Counterfactual Propositions, Second-order Worlds, and Inter-world Causality Issues in David Lewis's Modal Realism 

ABSTRACT. David Lewis is most famous in the analytical metaphysics literature for his analysis of the truth conditions of counterfactual conditionals in terms of possible worlds, and for his analysis of causation in terms of counterfactual conditionals. He uses a notion of comparative similarity of possible worlds in his analysis of counterfactual conditionals. However, since he attributes reality to possible worlds he has attracted many criticisms. The aim of our paper is to present some counterfactuals whose account cannot be given within a Lewisian framework, and to point to some devastating results for Lewis of such an inadequacy.

 

YAZAR / AUTHOR:  Sebahattin Çevikbaş

 

Nietzsche'nin Düşüncesinde "Tanrı'nın Ölümü"

ÖZET. Friedrich Nietzsche’nin düşüncesini anlamanın farklı yolları vardır; ama onu anlamanın en iyi yolu, muhtemelen onun ‘Tanrı’nın ölümü’ anlatımıyla başlamaktır. Bu Nietzsche metafiziğinin çıkış noktasıdır. ‘Tanrı’nın ölümü’ ifadesi, basit bir ateizm anlatımı olmanın ötesinde daha derin anlamı ve içerimleri olan bir ifadedir. Bu ifade, hayatımıza yön veren bütün değerlerin anlamını yitirdiklerine işaret eder. Platon’dan on dokuzuncu yüzyıla kadar olan Batı düşüncesinin tarihini açığa çıkarır. Hıristiyan Ahlakına ve Tanrısına olan inancın yitirildiğine, Batılı metafizik düşünüş biçiminin sonunun geldiğine ve nihilizme işaret eder. Tanrı’nın hesaba katılmadığı düşünüş biçim­lerinin, yani çağdaş düşünüş ve yaşam biçimlerinin habercisidir.

"God's Death" in Nietzsche

ABSTRACT. There are different ways to approach to Friedrich Nietzsche’s thought, but the best way is perhaps to start with his notion of “death of God”, which is the cornerstone of his metaphysics. Instead of being a simple expression of atheism, it is an announcement with deep meaning and rich implications. It denotes that all values directing our lives have “devalued” themselves. It reveals any disguise of the Western thought from Plato to the nineteenth century, and refers to the loss of belief in Christian ethics and God, and nihilism, and “the end of the Western metaphysics”. It is the forerunner of the contemporary thinking forms and life styles in which God is not taken into account.

 

YAZAR / AUTHOR:  Zeynel Kılınç

 

Siyaset Felsefesi, İnsan Doğası ve Kolektif Eylem

ÖZET. Bu çalışmada modern siyaset felsefesi ve çağdaş siyaset biliminde insan doğası algısının oynadığı kurucu rolü göstermek için örnek olarak kolektif eylem problemine çözüm sunmaya çalışan rasyonel tercih teorisi ve sosyal sermaye teorisi karşılaştırmalı olarak incelenmektedir. Bireyi homo economicus olarak algılayan rasyonel tercih teorisi ile bireyi homo sociologicus olarak algılayan sosyal sermaye teorisinin kolektif eylem problemine sundukları çözümlerin farklı insan doğası algıları ile doğrudan ilişkisi oldu­ğu ileri sürülmektedir.

Political Philosophy, Human Nature, and Collective Action

ABSTRACT. In this study, in order to show the critical role of different concepts of human nature in modern political philosophy and contemporary political science, I compare and contrast different solutions proposed for the collective action problem by rational choice theory and social capital theory. It is argued that the difference between these proposed solutions stems directly from different concepts of human nature (homo economicus vs. homo sociologicus) held by these two theories.

 

YAZAR / AUTHOR:  Ogün Ürek

 

Toplum Metafiziği mi Toplum Felsefesi mi?:  Rousseau ve Sartre

ÖZET. Bu makale, Rousseau ve Sartre’ın toplum anlayışlarının karşılaştırılmasından toplum metafiziği ile toplum felsefesi arasında kurulabilecek ayrım noktalarından birini göstermeyi amaçlamaktadır. 

Social Metaphysics or Social Philosophy?:  Rousseau and Sartre

RESUME. Cette article vise à démontrer l’une des points différents pourrant fonder entre la métaphysique de la société et la philosophie de la société à partir de la comparaison avec les conceptions de la société de Rousseau et Sartre.

 

 

 

 

   w başa dönüş / back to top

 

 

 

42. KİTAP / VOL. 42

 

 

YAZAR / AUTHOR: Aziz Zambak

 

Wittgenstein ve Turing Sınaması: Dilbilgisel Bir Soruşturma

ÖZET. Turing Sınaması yapay zekâ için önemli bir mihenk taşıdır. Turing Sınaması makine zekâsı için bir ölçüt tasarımlama girişimidir. Bu yazıda, Turing Sınaması ve onun düşünsel temelleri Wittgenstein’ın bakış açısından çözümlenmekte. Bilgisayım ve davranışçılık Turing Sınamasının iki kavramsal temelidir. Wittgenstein’ın bilgisayımsal kuram ve davranışçılık üzerine geliştirdiği eleştiriler, Turing’in “makineler düşünebilir mi?” sorusunu biçimlendirme şeklinin Wittgenstein’ın dilbilgisi kavramının dışında kaldığını göstermekte. Bu yazıda vurgulamak istediğimiz nokta şudur: Wittgensteincı bakış açısından, Turing’in “makineler düşünebilir mi?” sorusu ve bu sorunun yöntemsel ve kuramsal temelleri (bilgisayım ve davranışçılık gibi) yanlış formüle edilmiştir.

Wittgenstein and The Turing Test: A Linguistic Inquiry  

ABSTRACT. The Turing Test is an important mile-stone for Artificial Intelligence. It is an attempt to design a criterion for machine intelligence. In this paper, we examine the Turing Test from Wittgenstein’s point of view by analyzing its foundations. The Turing Test has two basic foundations, namely the computational theory and behaviorism. A Wittgensteinian criticism of computationalism and behaviorism shows that Turing’s formulation of the question “Can a machine think?” does not touch on Wittgenstein’s notion of grammar. In this paper, the basic point that we want to stress is that Turing’s question of “Can a machine think?” and the methodological and theoretical foundations of this question, such as computationalism and behaviorism, are misformulated from the Wittgensteinian point of view.

 

YAZAR / AUTHOR:  Erol Kuyurtar

 

Haklar Söyleminde Hayvanların Yeri

ÖZET. Hayvan haklarının olamayacağına dair yaygın görüşün kendisine dayandığı temel gerekçe, hayvanların insana özgü rasyonel bir yetiden yoksun oldukları iddia­sını içerir. Zira bir insanı ahlak kişisi yapan, doğru ve yanlış duyusuna sahip olmasını sağlayan, ahlaki topluluğun üyesi kılan, diğerlerinin haklarını tanımasını ve bunun karşılığında diğerlerinin haklarından doğan yükümlülükleri üstlenmesini mümkün kılan bu yetidir. İnsana özgü rasyonel yetiyle ilişkisinde sahip olunan bu özellikler, insanların sahip olduğu hakların kapsamını ve derecesini belirler. Fakat bunun, bazı hayvanların hiçbir hakka sahip olamayacağı anlamına gelmediğini, dolayısıyla acı hissetme yetisine sahip olan hayvanların, insanların neden olduğu acılara maruz kalmama; ve yapısal özelliklerine özgü davranışları gerçekleştirebilme olanağından yoksun bırakılmama haklarının olduğunu ileri süreceğiz. Fabrika çifliklerinin tamamının, hayvan deneylerinin birçoğunun ve diğer birçok insan pratiğinin elimine edilmesi, bu hakların tanınmasının pratikteki sonuçları olacaktır

The Place of Animals in Discourse on Rights

ABSTRACT. The common view that animals cannot have rights is mainly based on the claim that they lack of rational capacity peculiar to humans. Because it is this capacity that makes humans to be moral personhood, to have a sense of right and wrong, be part of a moral community, to be able to recognise the rights of themselves and to be able, in return, to undertake obligations that arise from otheher’s legitimate interests and rights. Such features peculiar to humans, we argue, can only expand the scope and degree of rights for them. But this does not mean that some animals cannot have any rights. Those animals capable of experiencing pain have a right not to be exposed to pain caused by humans; and have a right to maintain a life that does not involve confinemet caused by humans. Hence, practical consequences of recognisnig these rights would require us to abolish all forms of factory farming; many kinds of experiments performed on animals; and many other human practices on animals, which violete these rights.

 

YAZAR / AUTHOR: Şerife Tekin

 

13 yıl sonra "İnsani Türlerin Döngüsel Etkileri": Ian Hacking Üzerine Bir İnceleme (Çeviriye Önsöz)

"The Looping Effect of Human Kinds" after 13 years: An Inquiry on Ian Hacking (Introduction to Translation)

 

YAZAR / AUTHOR: Ian Hacking

"İnsani Türlerin Döngüsel Etkileri"

"The Looping Effect of Human Kinds"

 

 

 

   w başa dönüş / back to top

 

 

 

41. KİTAP / VOL. 41

 

 

YAZAR / AUTHOR: Nazile Kalaycı

 

Felsefe Tarihinde “Kamusal Alan”

 

ÖZET. Günümüzde kamusal alan kavramına ilişkin bir belirsizlik yaşanmakta ve bu belirsizlik gerek siyasi arenada gerekse sosyal bilimler alanında bir karmaşaya yol açmaktadır. Bu çalışmada amaçlanan kamusal alan kavramını felsefe tarihinden yola çıkarak açık kılmaktır. Bu amaç doğrultusunda Platon’dan günümüze gelesiye kavramın nasıl ele alındığı incelenecek; sonrasında, kavramın dar ve geniş kullanımları ayrıştırılacaktır. Çalışmanın sonunda kamusal alan “genel irade” çerçevesinde belirlenecek, bu belirlemede özellikle Aristoteles’in ve Rousseau’nun düşüncelerine dayanılacaktır.

 

The Notion of “Public Place” in the History of Philosophy

 

ABSTRACT. Today, there is an ambiguity over the concept of public sphere and this ambiguity leads to confusion in both the political arena and in the field of social sciences. This study aims to clarify the concept of public sphere in the light of the history of philosophy. It examines the ways this concept has been discussed since Plato; and then, the narrow and wide usages of the concept are distinguished. In the conclusion part, public sphere is determined in terms of “general will”, based especially on the thoughts of Aristotle and Rousseau.

 

 

YAZAR / AUTHOR: Hülya Durudoğan

 

Platon’da Mistik Öğeler

 

ÖZET. Platon’un eserlerindeki tasavvufi öğelerin irdelendiği bu makalenin amacı felsefe tarihinde büyük ölçüde göz ardı edilen bir hususu yani Platon’un mistik düşünce ile yakınlığını göstermek ve vurgulamaktır. Hiç de yaygın olmayan bu okumaya göre Platon esasında mistik düşünceye olan yatkınlığını ve mistik sezginin İyi ile Güzel’e ulaşmada oynadığı rolü açıkça ifade etmiş fakat bu yaklaşımı fark etmek pek mümkün olmamıştır. Kanımca bu yaklaşım fark edilmemiştir zira mistik yaklaşımın mümkün kıldığı sezgi oluşmadıkça bu boyutun gözden kaçması kaçınılmazdır.

 

Mystic Elements in Plato

 

ABSTRACT.  This article in which I examine the mystical themes in Plato’s works has as its aim the exposition and clarification of Plato’s affinity with the mystical tradition that has been mostly ignored in the history of philosophy. According to this uncommon reading, Plato does not only clearly express his interest in the mystical thinking but also explains and stresses the role of the mystical intuition in the quest to attain the Beautiful and the Good; this however going unnoticed. I believe that one can only realize this aspect of the Platonic teaching when one approaches it from within the mystical intuition. 

 

 

YAZAR / AUTHOR: Yavuz Adugit

 

Aristoteles Etiğinde Akıl Ve Duyguların Yeri

 

ÖZET. Bu makalede, Aristoteles’in etikte akıl ve duyguların yeri konusundaki görüşleri ele alınıyor. Temelde etik ilişki ya da etik eylemlerin kaynağı sorunu olarak karşımıza çıkan “etikte akıl ve duyguların yeri” sorununu en detaylı biçimde ele alan filozofların başında gelen Aristoteles, bu kaynağın akıl olduğunu düşünür. Zira ona göre, etik ilişkiler ve etik eylemler, erdeme uygun ilişki ve eylemlerdir. Erdem ise, akıl tarafından belirlenen orta olanda bulunma huyu olduğundan, akıl olmaksızın, etik ilişki ve eylemlerin varlığa gelmesi olanaksızdır. Buna karşılık etkilenimler olarak duygular etik ilişki ya da eylemler için birer motif işlevi taşımazlar, yalnızca her etkilenim gibi erdeme uygun olabilirler ya da olmayabilirler.

 

The Place of Reason and Emotions in Aristotle's Ethics

 

ABSTRACT.  In this paper Aristotle’s views concerning the place of reason and emotions in ethics are investigated. Aristotle ranks first among the philosophers who examined the problem of “the place of reason and emotions in ethics”in detail, which is basically the problem of the origin of ethical relationships or of ethical acts, and his solution was that reason is the  origin or the fundament; because for him ethical relationships and ethical acts are appropriate to virtue. In his view, since virtue is the habit (or temper) which has a place in the mean (or in the middle), without reason it is impossible for the ethical relationship or act to come into being. Contrary to this, emotions, being affections, do not have the function of being motives; they can only be, like every affection, appropriate or inappropriate to virtue.

 

 

YAZAR / AUTHOR: Fatih S. M. Öztürk

 

Gettier Problemi, Dışsalcı Çözümler Ve Yanılmazcılık

 

ÖZET. Yanılmazcılık görüşü bilgiyi “inancın yanlış olma olasılığı tasavvur bile edilemez” düşüncesi çerçevesinde karakterize eder. Dışsalcılar, Descartes’ın bu düşüncesini öznenin bilişselliğinin olası olgusal durumlarda vereceği sonuçlar bakımından yeniden ele alarak, bilginin oluşumu için “inancın yanlış olma olasılığı dışarıda bırakılmalı” şartını öne sürer ve bu koşul aracılığıyla Gettier türü durumları önlemeyi önerirler.  Ancak dışsalcıların çözüm önerileri çağdaş epistemolojide yaygın bir şekilde kabul edilen yanılabilircilik görüşü ile tutarsızdır.  

 

The Gettier Problem, Externalist Solutions and Infallibilism

 

ABSTRACT.  Infallibilism is the view that knowledge must entail the inconceivability of error.  This paper argues that externalists attempt to solve the Gettier problem in a way that is infallibilist.  Following Descartes, they assume that if you could have been wrong, you do not have knowledge.  In line with this, they take the presence of an accidentally true belief, which is definitive of the Gettier cases, as an instance of the possibility of mistake. However, this solution is incompatible with fallibilism, a widely held view in contemporary epistemology according to which we have knowledge even if we could have been mistaken.

 

 

 

   w başa dönüş / back to top

 

 

 

40. KİTAP / VOL. 40

 

 

YAZAR / AUTHOR: Ayhan Sol Ve Ece Özge Özdemir

 

Bilim Topluluğunun Yapısı ve Bilim Etiği İle İlişkisi

ÖZET. Bilimi, bilimsel topluluğun bir etkinliği olarak kabul ederek bilimin kendine has ahlak normları olduğunu savunmayı olanaklı kılan bir model öneriyoruz. Bu modele göre bilim etiği, bilim insanları arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkilerinden kaynak­lanan, bilim topluluğunun varlığını sürdürebilmesini sağlayan ve bilimsel ilerlemeyi destekleyen normlar bütünüdür.

The Structure of Scientific Community and its Relationship to Ethics of Science  

ABSTRACT. On the assumption that science is an activity of the scientific community, we propose a model that enables us to defend the claim that science has moral norms of its own. According to the proposed model, science ethics is the set of all norms that originate from the interdependence relations of individual scientists, make the sustainability of this community possible and contribute to scientific progress.


YAZAR / AUTHOR:
Erdem Çiftçi

 

Öznenin Öncesi: Var (Il y a

ÖZET. Descartes’ın hakikatin sorgulanamaz kaynağı olan bir kesinlik olarak Ben’den başlaması ve Kant’ın bu anlayışı güçlendiren bir yaklaşımla Düşünüyorum’u bütün deneyimlerimizin esaslı bir formu haline getirip epistemolojik bir özne olarak insanla evren arasında yarattığı keskin karşıtlığın aşılması, Alman İdealizminin, özellikle de Hegel’in temel meselesiydi. Nietzsche ve Heidegger sonrasında ise Cogito’nun öznesi böylesi Arşimetçi bir dayanak olma konumunu iyiden iyiye kaybetmiş durumdaydı. Levinas’ın varı (il y a) bu tarihsel arkaplan içinde ve özellikle Heidegger’in olma(k) (Sein) kavramıyla birlikte anlaşılmalıdır. Varolansız bir varoluşu, öznesiz bir hâli an­latan var, dolayısıyla sıradan bir deneyim olamaz. Bilinçdışına benzeyen bu failsiz fiil, uykusuzluk, yorgunluk, bezginlik gibi varlık karşısındaki geri çekilme durumlarında anlaşılabilir. Özne başkasından sorumlu hâle gelerek, başkası için olarak varın askıya alınışıyla mümkün olur.

The Before of the Subject: There Is (Il y a)

ABSTRACT. It was the main problem of German Idealism, and especially of Hegel, to overcome the strict opposition between human being as an epistemological subject and the universe that can be traced back to Descartes, who started with the I as an unquestionable source of reality, and to Kant, who reinforced this attitude by rendering the I think as an essential form of all experience. After Nietzsche and Heidegger, Cogito’s subject should lost its Archimedean position to a very large extent. Levinas’ there is (il y a) should be understood against this background, primarily with Heidegger’s idea of Being (Sein). There is, which designates an existence without existent, a mood without a subject cannot be an ordinary experience. This action without an actor, which looks like the unconscious could be grasped in states such as insomnia, fatigue, weariness in which there is a withdrawal from being. The subject becomes a subject by becoming responsible for the Other, being for the Other while suspending the there is (il y a).

 

YAZAR / AUTHOR: Armağan Öztürk

 

Epistemeden Politiğe: Hayek’te Kendiliğinden Adalet 

ÖZET. Hayek’te aklın sınırlarına atıfta bulunan, pratik bilgiyi teorik bilgiden üstün tutan ve nihayetinde değer yanlı genel teoriyi ülküselleştiren epistemolojik bir duruş vardır. Bu duruş sosyal adalet eleştirisi ve kendiliğinden düzenin rasyonel bir alternatif olarak savunulması görüşleri için bağlayıcı kuramsal zemini oluşturur. Özellikle pratik bilgi-teorik bilgi ayrımı, merkezi planlama ve sosyal adalet eleştirisinde belirleyici bir ağırlığa sahiptir. Bu makalede piyasanın yerel bilgiyi işleyerek benzersiz bir üstünlüğe eriştiğine dair Hayekçi tavır eleştirilecektir. Ayrıca “Adalet ilkeleri aşılamaz” önermesi ile “Aşılırsa devletin müdahaleci kapsayıcılığında sonuç zorunlu olarak totaliter olur” önermesi benzeri şekilde eleştiri konusu yapılacaktır. Sonuçta ise liberal devlet adına demokratik devletin denetlenmesi isteğinin eşitsizlikleri gizleyen muhafazakâr bir komploya karşılık geldiği iddia edilecektir.

From Episteme to Politics: Spontaneous Justice in Hayek

ABSTRACT. In Hayek, there is an epistemological stance idealizing the general theory which favors practical knowledge over theoretical one and value in conclusion, which refers to the restrictions of the mind. This standing point establishes a binding institutional ground for the views which have to be defended as a social justice critique and a rational alternative to the regime. Especially the distinction between practical and theoretical knowledge has a characteristic weight on the critiques of central planning and social justice. In this article, the Hayekian attitude regarding the market reaching to a unique superiority by processing local data will be criticized. Moreover, the propositions “Justice principles can not be overcome” and, if it occurs, “The result will be necessarily a totalitarian at the preventive covering of the state” will be a subject for criticism. Consequently, it will be argued that the desire for regulating democratic state in the name of liberal state means a conservative conspiracy to hide the inequalities.

 

YAZAR / AUTHOR: Oğuz Haşlakoğlu

 

Heraklitus, Fragman 21: Bir Yaklaşım

ÖZET. Metin Heraklitus’un 21 numaralı fragmanını ele alarak gizemli “uyanıkken ölümü görmek” ifadesini açmaya çalışıyor. Takip eden yüzyıllarda “karanlık” lakabıyla bilenen Heraklitus daha çok aforizma içeren bilmeceli sözlerini fragman olarak bırak­mıştır. Uyku ve ölüm arasındaki benzerlikten hareket ederek, metin fragmandaki söz konusu “yaşam ve ölüm”ün aslında temel ontolojik çift olan “varlık ve hiçlik”in biyolo­jik tezahürleri olduğu sonucuna varıyor. Böylece, Heraklitus bize, tıpkı rüyada uyuyor oluşumuz gibi, yaşarken/var olurken de ölüyor/yok oluyor olduğumuzu söyler. Bunun anlamı, varoluşumuzun her zaman daha önceden aynı zamanda yokoluş ile belirlendiği gerçeğidir.

Heraklitus, An Approach to Fragment 21 

ABSTRACT. The essay is dealing with “Fragment 21” by Heraklitus in order to decipher its enigmatic expression of “seeing death while awake”. Nicked as “the dark” in the following ages, Heraklitus is known for his famous riddling aphorisms left in fragments around a central theme called logos. Using the analogy between sleep and death occurring in the fragment in question, the essay arrives at the conclusion that “life and death” in the “Fragment 21” is nothing but being and nothingness as an ontological pair in biological disguise. Thus, Heraklitus is telling us that just as we are asleep when dreaming, we are dying / “going out of existence” when living / existing. This means that our so-called existence is always already conditioned by non-existence as well.

 

YAZAR / AUTHOR: Arslan Topakkaya

 

Aydınlanmanın Diyalektiği’nde Din Kavramının Yeri

ÖZET. Horkheimer ve Adorno Aydınlanma’nın Diyalektiği adlı eserlerinde Musevilikten hareketle yeni bir din anlayışı ortaya koyarlar. Her iki düşünür de bu eserde eski katego­rilerden, özellikle Hegel-Marxçı din eleştirisinden açık bir şekilde uzaklaşmaktadırlar. Horkheimer ve Adorno 20. yüzyılda Aydınlanmanın yeni bir “mitoloji”ye dönüştüğü ka­nısındadır. Hegel’den alınan “belirli olumsuzlama” kavramı onlara göre, Musevilikteki resim ve isimlendirme yasağında olduğu gibi, Mutlak’ın her türlü eksik düşünümünü ya­saklamaktadır. Bu olumsuzlama sanat ve din için de özsel bir uygulamadır. Horkheimer ve Adorno, modern sanatın ve Musevi din geleneğinin kör bir güce bağlanmamış akıl için birtakım işlevleri yerine getirebileceği düşüncesindedirler. Bu anlamda her iki dü­şünür de sadece doğru anlaşılan Aydınlanmanın değil; aynı zamanda eleştirel teorinin de modern sanat ve Musevi din geleneği tarafından formüle edilen aklın yeni bir konseptine ve yine onlar tarafından dile getirilen birtakım esaslı görüşlere ihtiyacı olduğu kanaatini paylaşmaktadırlar.

The Place of the Concept of Religion in Dialektik der Aufklärung   

ZUSAMMENFASSUNG. Horkheimer und Adorno legen ein neues Verständnis von Religion am Beispiel vom Judentum in der “Dialektik der Aufklärung, namentlich im pragramatischen ersten Text mit der Überschrift “Begriff der Aufklärung” vor. Sir brechen in Ihrem Text mit den überlieferten Kategorien der älteren, zumal hegelmarxitschen Religionskritik. Sie sind der Meinung, dass das Programm der Aufklärung im 20. Jahrhundert in eine neue Mythologie umschlägt. Die Durchführung der “bestimmten Negation”, die von Hegel entliehen worden ist, verwirft die unvollkommenen Vorstellungen des Absoluten genauso wie das Bilderverbot des Judentums der Fall ist. Kunst und Religion stimmen miteinander überein, dass beiden ein Grundzug der Negation eigentümlich ist. Sie vertreten die These, dass die Einsichten von moderner Kunst und der Tradition der Religion auf ihren Beitrag für den noch gesuchten Begriff einer nicht blinder Herrschaft verstrickten aufgeklärten Vernunft zu befragen. In diesem Sinne braucht nicht nur die richtig verstandene Aufklärung ein neuen Konzept von der Vernunft, sondern auch dir kritische Theorie auf elementare Einsichten angewisen sind, die die moderne Kunst und die Tradition der jüdischen Religion formulieren.

 

 

 

   w başa dönüş / back to top

 

 

 

39. KİTAP / VOL. 39

 

 

YAZAR / AUTHOR: Taşkıner Ketenci

 

Sosyal Antropolojiden Postmodernizme Giden Yolda Kültürel Çoğulculuk ve Sorunları

ÖZET. Bu çalışmada postmodern felsefenin “kültürel çoğulculuk” talebinin sosyal antropolojinin kültür kavramıyla gösterdiği koşutluk ve bu koşutlukta ortaya çıkan sorunlar ele alınmaktadır.  Kültürler çoğulluğunu savunan postmodernizm, kültürü tek tek sosyal grupların yaşama tarzına indirger.  Bu indirgemenin temelinde sosyal antropolojinin kültür kavramı vardır.  Strauss gibi sosyal antropologların düşünceleri doğrudan ya da dolaylı olarak Lyotard, Feyerabend ve Bauman gibi düşünürlerde yansımasını bulur.  Postmodernizmin kültürlerin çeşitliliğine yaptığı vurgu, kültürler adına yapılanların ve tek tek kültürlerin normlarının doğru değerlendirilebilmesini engeller.  “Kültürler” kavramına yapılan vurgu, insanın kendisinin “onur” olduğunun unutulmasının meşrulaştırılmasına yol açmaktadır.  Bizi birbirimize bağlayan şeyleri, “aynılıklarımızı” zararlı şeyler olarak görmek ve yalnızca farklılıklarımızı ön plana çıkarmak, giderek dünyayı yaşanmaz bir yer haline getirmektedir.

From Social Anthropology to Postmodernism: Cultural Pluralism and Its Problems  

ABSTRACT. In this study I examine the correspondence between the demand of postmodern philosophy for “cultural pluralism” and the concept of culture in anthropology, as well as the related problems. Postmodernism, which argues for cultural pluralism, reduces culture into life styles of particular social groups. At the root of this reduction lies the concept of culture of social anthropology. The ideas of social anthropologists such as Strauss find their reflections directly or indirectly in the works of thinkers such as Lyotard, Feyerabend and Bauman. The emphasis of postmodernism upon the diversity of cultures presents an obstacle for the evaluation of both whatever is done in the name of cultures and their norms. The emphasis on the concept of “cultures” seems to justify one’s being oblivious to that human is “dignity”. Considering what connects us to one another and our “similarities” to be dangerous and emphasizing merely our differences gradually turn the world into an unliveable place.

 

YAZAR / AUTHOR: Itır Erhart

 

Eroica’nın İkinci Bölümü Gerçekten Hüzünlü mü?

ÖZET. Müzik parçalarından söz ederken insan duygularını ifade eden hüzünlü, neşeli, coşkulu, yumuşak, hareketli, gergin, romantik, kasvetli, ya da melankolik gibi sıfatlar kullanırız.  Hangi müzik parçasının hangi duyguyu ifade ettiği konusundaki genel uzlaşımı müzik parçalarının sahip olduğu dışavurumsal niteliklerle açıklamak mümkündür.  Bu yazıda müzik parçalarındaki dışavurumsal niteliklerin ikincil nitelikler, yani nesnede nitelik olarak bulunmayan ancak renk, koku, tat gibi duyular yoluyla bizi belli bir biçimde etkileyen, bu nedenle öznel bir boyut taşıyan nitelikler oldukları savunulmaktadır.

Is the Second Part of Eroica Really Wistful?

ABSTRACT. When describing pieces of music we use emotion terms like sad, happy, jolly, soft, tense, romantic, gloomy or melancholic.  The general agreement as to which piece of music expresses which emotion can be explained by expressive properties in the music.  In this paper it will be argued that the expressive properties in pieces of music are dispositions akin to secondary properties like colour, taste and smell, that they are capacities of music to arouse a particular emotion in us.

 

YAZAR / AUTHOR: Fatih S. M. Öztürk

 

Dört Boyutlu Değişim

ÖZET. Dört boyutçuluğa göre, fiziksel bir obje dört boyutta birden yer kaplar ve zaman karşısında değişirken, özdeşliğini ontolojik olarak gerçek olan zamansal parçalara sahip olmak suretiyle korur. Değişim, bir objenin uyumsuz nitelikleri olan farklı zamansal parçalara sahip olmasıdır. Fakat bazı filozoflara göre, fiziksel objeleri zamansal parçalar bakımından belirleyen bu ontoloji, fiziksel bir objenin zaman içindeki değişim karşısında bir ve aynı şey olarak var olmaya devam etmesi gerçeği ile çelişmektedir: Zamansal parçalar ontolojisinde gerçek değişim olanaksızdır. Bu makalede savunulan argüman şudur: Zamansal parçaların nedensellik ilişkisi çerçevesinde birbirleriyle bağlantılı olduğu sınırlaması, “değişim-yok” itirazı olarak da adlandırılan bu eleştirinin üstesinden gelmek için yeterlidir

Four Dimensional Change

ABSTRACT. Four-dimensionalism is the view that material objects have temporal as well as spatial parts, and perdure by being temporally extended.  Most who defend this ontology of perduring objects think that temporal parts are needed for an adequate account of how objects survive the changes they undergo.  On their view, objects perdure through time by possessing different temporal parts with incompatible properties.  But some critics have charged that genuine change is impossible on the temporal parts ontology of material objects.  I argue that temporal parts theorists can meet the “no-change” objection by placing some causal restrictions among temporal parts.

 

YAZAR / AUTHOR: Arslan Topakkaya

 

Platon’dan Bergson’a Sezgi Kavramı

ÖZET.  Sezgi kavramı felsefe tarihinde filozoflar tarafından farklı anlaşılmış ve yorumlanmıştır.  Platon gerçek bir anlama için anlağın kafi gelmeyeceği görüşündedir. Aristoteles neotik sezgiyi sezgisel akıl olarak değerlendirir.  Plotin sezgisel bilgiyi ―ki o aynı zamanda öz bilgisidir― ruha ait bir özellik olarak anlar.  Descartes ve Spinoza özsel genel-geçer bilginin sezgiyle ilgili olduğu düşüncesini paylaşırlar.  Bergson’da sezgi kavramı onun felsefesinin temel kavramıdır ve bu kavram süre, bilgi ve zekâyla yakından ilgilidir.  Süre ancak sezgiyle anlaşılabilir.  Süre ve sezgi birbirlerini karşılıklı olarak desteklemektedirler.  Sezgi kavramının mistik tanrısal temaşaya kadar çıkabilen çeşitli dereceleri vardır.  Bergson, hayat ve onunla doğrudan ilgili olan gerçekliğin zekâ ile değil sezgiyle anlaşılabileceği inancındadır.

The Concept of Intuition From Plato to Bergson

ZUSAMMENFASSUNG. The Der Begriff der Intuition wurde in der Geschichte der Philosophie von Philosoph zu Philosoph anders verstanden und interpretiert.  Nach Platon genügt der Intellekt nicht für ein wirkliches Vertsehen.  Für Aristoteles ist die noetische Intuition jene Sicht, deren Bedingung eine natürliche Begriffsordnung ist. Plotin schreibt die intuitive Erkenntnis, die auch Selbsterkenntnis ist, dem Geist zu.  Descartes und Spinoza haben sich mit der Intuition beschäftigt und dafür verschiedene Erklärungen gegeben.  Bei Bergson ist die Intuition ein Schlüsselbegriff, der sich auch auf Erkenntnis, Dauer und Intellekt bezieht.  Die Dauer (la Durée) wird durch Intuition verstanden.  Die Dauer und Intuition unterstützen sie gegenseitig. Die Intuition ertsreckt sich von der Materie biz zur mystischen Gottesschau.  Nach Bergson kann das Leben und damit zasammenhängende Wirklichkeit nicht durch Intellekt sonder durch Intuition verstanden werdenaim.

 

 

 

   w başa dönüş / back to top

 

 

 

38. KİTAP / VOL. 38

 

VEHBİ HACIKADİROĞLU ÖZEL SAYISI

(SPECIAL ISSUE ON VEHBİ HACIKADİROĞLU)

 

VEHBİ HACIKADİROĞLU'nu ANIYORUZ

 

Vehbi Hacıkadiroğlu'nun Anısına Yazılar
İ. İnan, A. Turanlı, H. Rızatepe, Y. Örs, S. Akıncı

BEING SENSIBLE AND REASONABLE
Harun Rızatepe ve Semiha Akıncı

Vehbi Hacıkadiroğlu'nun Eserlerinden Seçmeler:

   TÜMELLERİN GERÇEKLİĞİ ÜZERİNE

   ZİHİN VE GERÇEKLİK

   KAVRAMLAR ÜZERİNE

   METAFİZİK ÜZERİNE

   SIMONE WEIL VE İKİ DOGMA

   BİLGİ ÜZERİNE

   BİLGİ VE BİLİNÇ

   BİLGİNİN GÜCÜ

   İNSAN FELSEFESİ

 

 

 

   w başa dönüş / back to top

 

 

 

37. KİTAP / VOL. 37

 

 

YAZAR / AUTHOR: Hülya Durudoğan

 

Judith Butler'da Biyolojik Cinsiyet - Toplumsal Cinsiyet İlişkisi

ÖZET.  Cinsiyet’in toplumsal cinsiyet ile olan ilişkisini tanımlamanın belki de en klasik ve verili kabul edilen biçimi “anatomi/biyoloji kaderdir” demekten geçer.  Psikoloji, tıp, hukuk ve din gibi alanların öncüllerinden beslenen ve feminizm geleneği içinde en kapsamlı eleştiriye maruz kalmış bir kaç görüşten birinin temelini oluşturan bu anlayışın özü şudur: insanın doğuştan var olan biyolojik cinsiyeti (sex) o kişinin toplumsal cinsiyetinin (gender) belirleyicisidir.  Bu görüş Simone de Beauvoir’dan başlamak üzere birçok feminist düşünürün eleştirdiği bir husus olmuştur.  Biyolojik cinsiyet-toplumsal cinsiyet ilişkisinin Judith Butler tarafından ele alınışının üzerine yoğunlaşan mevcut makale, Butler’ın bu konuda ileri sürdüğü bütün düşünce ve öncülleri kapsadığı iddiasını taşımıyor.  Burada yapılmak istenilen, Butler’ın “biyolojik cinsiyetin esasında toplumsal cinsiyetten başka birşey olmadığı” kavramını ileri sürmesine imkan veren bazı dayanakların nedenlerini açıklamak ve biyolojik cinsiyet-toplumsal cinsiyet ilişkisi üzerine düşünmeye imkan verecek bir alan açmaktır. 

Sex-Gender Relationship in Judith Butler

ABSTRACT.  “Anatomy/biology is destiny” may be the most taken-for-granted formula to define the relationship between sex and gender.  This understanding that is fed by certain premises of psychology, medicine, juridical systems, and religion may be one of thesis that gave rise to joint criticism on the part of feminist thinkers.  According to “anatomy/biology is destiny” formula, the “natural” and “innate” sex of one is what determines one’s gender.  Starting with Simone de Beauvoir, many feminist thinkers gave arguments against this presupposition.  This paper which concentrates on how Judith Butler defines the relationship between sex and gender does not claim to cover all the premises and thoughts of Butler on this topic.  The purpose here is to explain the reasons of certain claims that make it possible for Butler to assert that “sex is always already gender;” as well as to open up a space that will allow further contemplating on the relation between sex and gender.

 

YAZAR / AUTHOR: Yücel Dursun

 

Adalet Üzerine

ÖZET. İnsanoğlunun geçmişten bugüne kadarki yaşantısında, bazı kavramlar onun için neredeyse yaşam deneyimi kadar önemli olmuştur.  Bu kavramların başında, şüphesiz adalet kavramı gelir.  Bu makalede, Aristoteles ve Hegel’in adalet anlayışlarından hareketle adaletin ne olduğu üzerine bir inceleme yapmak amaçlandı.  Onların adalet anlayışlarından hareketle, adalete ilişkin savımızın, yani “adaletin orta (μσον) olma üzerinden dile getirilen bir iki durumu olduğunun” gösterilebileceğini ileri sürmekteyiz.  Bu bakımdan, ilk bölümde Aristoteles’in adalet anlayışını adaletin ne olduğu bakımından ele alacağız.  İkinci bölümde, onun tamamlayıcısı olarak gördüğümüz Hegel’in adalet kavramına başvuracağız.  Sonuç kısımında ise, Aristoteles ve Hegel’in adalet kavramlarının bize işaret ettiği sonuçların savımızla bağlantısını göstereceğiz.

On Justice

ABSTRACT. Throughout humans’ historical experience, some concepts have been almost as important almost as the experience of life itself.  Justice is certainly one such concept.  In this article, I consider the identity of justice by departing from Aristotle’s and Hegel’s conceptions.  Based on their understanding of justice, I aim to endorse that “it has an aspect of two arising from the mean (μσον)”.  To that end, in the first section I discuss Aristotle’s understanding of justice.  In the second section, I focus on Hegel’s conception of justice as I consider him complementary to Aristotle.  Lastly, I point out the relevance of Aristotle’s and Hegel’s conceptions to the notion of justice endorsed in this paper.

 

YAZAR / AUTHOR: Bülent Gözkan

 

Kant’in Eleştiri-Öncesi Döneminden Eleştiri Dönemine Geçişteki Anahtar Yazı: Uzayda Yönler Arasındaki Farklılığın Nihai Dayanağı Hakkında

ÖZET. Kant’ın 1768 tarihli Uzayda Yönler Arasındaki Farklılığın Nihai Dayanağı Hakkında başlıklı yazısı, “örtüşmeyen eşler” olarak bilinen bir uslamlama içermektedir.  Bu uslamlama, kısaca söylenirse, sağ el ile sol el arasındaki farkın dayanağını mutlak uzay anlayışıyla ilişkilendirir ve Leibnizci bağıntısal uzay anlayışıyla Newtoncu uzay anlayışı arasındaki tartışmada Newtonculuk lehindeki tercihin gerekçesini oluşturur. Ancak bu uslamlama, aynı zamanda, geometrinin temelinin sadece mantığa indirgenemeyeceğini göstermiştir; ama öte yandan geometri deneysel bir bilim de değildir. Bu iki noktanın bağdaştırılma girişimi, transandantal felsefenin esaslarını oluşturan iki önemli hususla bağlantılıdır: kendi a priori formlarına sahip olan hissetme yetisiyle düşünme yetisinin kesin olarak birbirlerinden ayrı yetiler olduğu, dolayısıyla görü ve kavramın, birinin diğerine indirgenememesi anlamında farklı oldukları düşüncesi; uzay ve zamanın, hissetme yetisinin (duyusallığın) formu olan a priori görüler olduğu düşüncesi.

Kant's Pivotal Work in Transition from pre-Critical to Critical Phase:  Concerning the Ultimate Ground of the Differentiation of Directions in Space

ABSTRACT. Kant’s 1768 article titled Concerning the Ultimate Ground of the Differentiation of Directions in Space discusses the argument known as “incongruent counterparts”. Briefly stated, this argument relates the problem of the ground of the difference between right hand and left hand to the notion of absolute space, and it provides the justification for preferring the Newtonian conception of space in the dispute between Newtonian and Leibnizian conception of space. But at the same time, this argument shows that geometry cannot be reduced to logic, even while, on the other hand, geometry is not an experimental science.  The undertaking for the reconciliation of these two issues is related to two essential points that constitute the basis of transcendental philosophy: the thought that sensibility and faculty of thinking, having their own a priori forms, are definitely distinct from each other, and hence intuition and concept are different from each other in the sense that they cannot be reduced to one another; and secondly, the thought that space and time are a priori forms of intuition.

 

YAZAR / AUTHOR: Hüseyin Topdemir

 

Aristoteles'in Doğa Felsefesinin Ortaçağdaki Yansımaları

ÖZET. Bu makalenin amacı, Aristoteles’in Fizik, Gökyüzü Üzerine, Oluş ve Bozuluş Üzerine ve Meteoroloji adlı kitaplarında açıkladığı doğa felsefesinin ortaçağdaki etkilerini göstermektir.  Bu çalışmaların her biri Aristoteles’in doğa hakkındaki ayrıntılı gözlemlerini içermektedir. Bu makalede özellikle Fizik’te yer alan değişim ve devinim kavramlarına dayanarak Aristoteles’in doğa felsefesi irdelenmektedir.  Çünkü Aristo-teles’in fizik alanındaki görüşleri Galileo tarafından ortaya konulan yeni fizik kabul edilinceye kadar egemen olmuştur.

The Impact of Aristotle's Philosophy of Nature in the Middle Ages

ABSTRACT. The aim of this paper is to expose impacts of Aristotle’s philosophy of nature on Medieval Philosophy, as explained in his books Physics, On the Heavens, On Generation and Corruption and Meteorology.  Each of these works contains a collection of detailed observations on the nature.  The paper particularly focuses on the concepts of change and motion presented in Aristotle’s Physics in order to articulate the effects of these concepts in Medieval Philosophy.  This also provides an insight to recognize the significance of new physics established by Galileo. 

 

 

 

   w başa dönüş / back to top

 

 

 

36. KİTAP / VOL. 36

 

 

YAZAR / AUTHOR: Yavuz Adugit

 

Aristoteles: Erdemin Varlık Nedeni Olarak Özgürlük

ÖZET.  Bu makalede, etik ile özgürlük kavramları arasındaki ilişki konusunda öteden beri yapılan tartışmalarda Aristoteles’in rolü incelenmektedir.  Bu nedenle çalışmada, Aristoteles’in eserlerinden hareketle, “özgürlük nedir?” ve “etiğin inşa edilmesinde özgürlüğün yeri nedir?” sorularına cevap verilmeye çalışılmaktadır.  Etik eylem ve “etkilenim”i, erdeme uygun eylem ve “etkilenim”; erdemi ise, tercihlere ilişkin bir huy, akıl tarafından ve aklı başında insanın belirleyeceği, kendimizle ilgili olarak orta olanda bulunma huyu olarak tanımlayan Aristoteles, özgürlüğü erdemin varlık nedeni olarak görür, çünkü erdemin özsel özelliği olan tercih, insanın belirli seçenekler arasında bilgi ve istenç temelinde seçimde bulunma gücünü imler

Aristotle: Freedom qua the Reason of the Being of Virtue

ABSTRACT.  This paper is concerned with Aristotle’s role and impact on discussions coming down to us from ancient and recent times about the relation betwen the concepts of ethics and freedom.  Departing from Aristotle’s works, I attempt to answer the questions “What is freedom?” and “What is the place of freedom in the construction of ethics?” Aristotle defines ethical action and affection in accordance with virtue; and he defines virtue as a habit concerning deliberation, which is determined by reason or by the will of reasonable human being with the aim to strike a middle point between the extremes.  Aristotle conceives freedom as “the reason of the being” of virtue, because deliberation, the essential feature of virtue, points to man’s capacity to choose among definite alternatives the ones grounded on knowledge and will.

 

YAZAR / AUTHOR: Sara Çelik

 

Charles Sanders Peirce'ün Pragmatik Görüşleri ve Bilimsellik Öğesi

ÖZET.  Peirce’ün felsefesi modern mantık, bilim felsefesi ve ontoloji konularında düşünceler içerir.  Peirce farklı felsefi öğeleri bir sistem bütünlüğü oluşturabilmek amacıyla birbirleriyle örüntülendirmeye çalışmıştır.  Bu bağlamda pragmatizm yaklaşımı genel bir bilimsel araştırma yöntemi olarak ortaya çıkar.  Bu yöntemle kavramlarımızın ampirik bağlamlarına gidilerek onların pragmatik anlamları saptanırken, tümevarımsal araştırmalarla da her konuda bilim insanlarının ortak inancı olarak pragmatik doğruluk sağlanacaktır.  Böylece süregelen metafiziksel kavram kargaşaları önlenerek, bilimsel felsefe geleneğinin yolu açılabilecektir.  Peirce, W. James’in bireyselci, öznelci görünüm kazanan pragmatizmi karşısında bilimsel nesnelliği ısrarla vurgulamış; kendi görüşünü ‘pragmatisizm’ olarak yeniden adlandırmıştır. 

Pragmatic Perspective of Charles Sanders Peirce and the Science Component

ABSTRACT.  Peirce’s philosophy contains his findings in modern logic, philosophy of science, and ontology.  He tries to inerrelate these elements to establish a complete system.  His pragmatic approach reflects his views that constitute a general method of scientific inquiry. This method determines pragmatic meanings of our concepts by examining their experiential contexts.  And inductive work establishes pragmatic truth as what will be commonly believed by scientists through inductive investigations.  This is expected to block conceptual confusions of metaphysics.  Peirce resists James’s subjectivist version of pragmatism and renames his view “pragmaticism”..

 

 

   w başa dönüş / back to top

 

 

 

35. KİTAP / VOL. 35

 

 

YAZAR / AUTHOR: Eyüp Erdoğan

 

Descartes-Newton Bağlamında Felsefe-Bilim Etkileşimi

ÖZET.  Bilim ve felsefe, ayrı gibi göründükleri tarihlerde bile, birbirlerini daima etkilediler.  Bugün bile bu konu, oldukça eski fakat şaşırtıcı görünmektedir; oysa bir düşünürün ortaya koyduğu yaklaşımın temelinde bir bilim adamının keşifleri, veya bir bilim adamının keşiflerinin temelinde bir düşünürün yaklaşımlarının olduğu pek bilinmeyen ama yadsınamaz bir gerçektir. 

Interaction Between Philosophy and Science in the Context of Descartes-Newton

ABSTRACT.  Science and philosophy have always greatly influenced each other even at times when they seem to be seperated.  Even today, these influences seem to be rather an old but surprising subject.  It is nonetheless a common but not commonly acknowledged fact that the scientist’s discoveries underlie philosophical approaches of the thinker, and vice versa.

 

YAZAR / AUTHOR: Aydan Turanlı

 

Sosyal İnşacı Teknoloji Görüşü Üzerine Bir İnceleme

ÖZET.  1963’lerden itibaren Toulmin, Hanson, Feyerabend gibi bilim felsefecilerinin bilimin sosyolojik analizinin gerekliliği üzerinde durması ile başlayan süreç, 1970’ler ve 1980’lerden itibaren teknoloji felsefesi, sosyolojisi ve antropolojisi ile ilgili yapılan çalışmalara duyulan ilgiyi artırmıştır.  1980’lerden itibaren teknoloji felsefesi ve sosyolojisi ile ilgili sürekli yayın üreten ve kendilerini Sosyal inşacılar olarak adlandıran Bilim ve Teknoloji Çalışmaları Grubu’na dahil olan kişiler yazıları ile dikkat çekmektedirler.  Sosyal inşacıların yazıları teknolojinin sosyolojik yapısını teknoloji tarihinden örnekler vererek açımlamaya çalışmaları ve teknolojinin demokratikleştirilmesini önermeleri açısından önemlidir, ancak felsefe ve bilim felsefesi ile ilgili analizleri yetersiz kalmaktadır.  Bu yazının birinci bölümünde sosyal inşacıların görüşleri anlatılacak; ikinci bölümünde ise bu görüş ile ilgili eleştiriler ortaya konacaktır.

An Inquiry on the Social Constructivist View About Technology

ABSTRACT.  Starting from 1980’s, Social Constructivists within Science and Technology Studies (STS) systematically produce articles on the nature of technology and science.  Their view is important with respect to two issues: first, they try to articulate the nature of technology by giving detailed examples from the history of technology.  Secondly, they suggest democratization of technology.  Although their view is considerable with respect to these issues, their analysis of philosophy and philosophy of science is not well-developed.  The first part of the paper articulates the view of technology they present.  The second part is the critique of their view.

 

YAZAR / AUTHOR: Hakkı Hünler

 

Estetik'in Halleri

ÖZET.  Bu makale, genel olarak, ‘estetik’ teriminin kadîm ve modern anlamları ve kullanımları arasındaki ayrıma dikkat çekmektedir.  Bu amaç doğrultusunda, ilkin, kadîm Yunan düşüncesinin iki önemli temsilcisi olan Empedokles’in ve Anaksagoras’ın duyarlık öğretileri betimlenmekte ve değerlendirilmektedir.  Buradan hareketle de, kadîm Yunan düşüncesinin temel önvarsayımı olan Varlık kavramı ile aisthesis problemi ilişkilendirilmekte ve bu bağ vurgulanmaktadır.  İkinci adımda ise, modern düşünce içerisinde ‘estetik’ teriminin kullanımını belirleyen iki temel figür seçilmiştir: Baumgarten ve Kant.  Bu filozofların görüşlerinden yola çıkarak, ‘estetik’ diye adlandırılan disiplinin duyarlık öğretisinden güzellik ve sanat felsefesine dönüşümünün izi sürülmeye çalışılmaktadır.

The "Situations" of Aesthetics

ABSTRACT.  This article essentially calls attention to the distinction between the meanings and uses of the term ‘the aesthetic’ with regard to antiquity versus modernity.  For this aim, firstly, the teachings of sensibility of Empedocles and Anaxagoras who are two eminent representatives of antique Greek thought are described and considered.  Starting with these teachings, the paper establishes the relation between the concept of Being which is the fundamental presupposition of antique Greek thought and the problem of aisthesis, and it is this link that is emphasized.  And secondly, two major figures who determined the use of the term ‘aesthetic’ in the modern thought are selected: Baumgarten ve Kant.  From the definitions given by these philosophers, an attempt is made to trace the transformation of so-called ‘aesthetics’ from the teaching of sensibility to the philosophy of beauty and art.

 

YAZAR / AUTHOR: Sebahattin Çevikbaş

 

Bir Şeyin Başka Herşeyden Ayırt Edilebilirliğini Sağlayan İlke: Bireyleşim (Aristoteles, A. Thomas, D. Scotus, Leibniz)

ÖZET.  Metafiziğin gerçekliğin doğasına ilişkin çözümlemelerinin sonucunda ortaya çıkan birçok probleminden biri de bireyleşim problemidir.  Bir şey diğer bütün varlıklardan, ve özellikle de aynı türden olan diğer varlıklardan ne ile ayırt edilir?  Bu soru, genel olarak iki farklı şekilde cevaplanır: Şeyler ya maddeleriyle ya da formlarıyla bireyleşirler.  Örneğin şeyler, Aristoteles’e göre madde; Thomas Aquinas’a göre materia signata; Duns Scotus’a göre haecceitas; Leibniz’e göre bir şeyin tam kavramı ile bireyleşirler.  Problemin çağdaş felsefedeki imaları oldukça farklıdır.

Individuation: The Principle Distinguishing a Thing from Others (Aristotle, Thomas, Scotus, Leibniz)

ABSTRACT.  The individuation problem is one of many issues that occur in the analysis of metaphysics.  What distinguishes something from all other beings, and especially from others in the same species?  This question, in general, is answered in two different ways: things are individuated either by their matter or their forms.  For example, the principle of individuation is matter according to Aristotle, materia signata according to Thomas Aquinas, haecceitas (thisness) according to Duns Scotus, and the complete concept of any thing according to Leibniz.  The implications of this problem are rather different in contemporary philosophy.

 

 

   w başa dönüş / back to top

 

 

 

34. KİTAP / VOL. 34

 

 

YAZAR / AUTHOR: Ferda Keskin

 

Çağdaş Marksizmde Adalet Tartışmaları

 

ÖZET.  Marx’ın eserlerinin kapitalizmin bugüne kadar geliştirilmiş en gelişkin ve radikal eleştirisini içerdiği konusunda hiçbir kuşku yok. Ama bu eleştirinin adalet temelli olup olmadığı uzun sürmüş bir tartışmaya yol açan tartışmalı bir konu. Bu soru üzerinde yoğunlaşan mevcut makale, ilk olarak Marx’ın kapitalizmi adaletsiz bulmadığı ama onu başka nedenlerle mahkûm ettiği iddiasını ayrıntıyla ele alıyor. Ardından, karşı görüşün üç ayrı versiyonu tartışılıp içerdikleri sorunlar gösteriliyor: Marx’ın kapitalizmi kapitalist adalet standartlarına göre adaletsiz bulduğu iddiası, Marx’ın kapitalizmi postkapitalist ama göreceli bir adalet anlayışına uygun olarak adaletsiz bulduğu iddiası ve son olarak Marx’ın kapitalizmi tarihaşırı bir adalet anlayışına göre adaletsiz bulduğu iddiası. Makalenin sonunda bu iddiaların, Marx’ın kapitalizm eleştirisinde adalet kavramına yer olmadığı iddiasına karşı ciddi bir bir alternatif oluşturmadığı sonucundan hareket edilerek Marx’ın kapitalizm eleştirisinin en iyi Marx’ın kapitalist işbölümü ile bu işbölümünün içerdiği sorunlara itirazı üzerinden anlaşılabileceği öne sürülüyor.

 

Discussions of Justice in Contemporary Marxism

 

ABSTRACT.  There is no question that Marx’s work constitutes the most elaborate and radical critique of capitalism hitherto produced. Whether this critique is justice-based is, however, a controversial issue that gave rise to a longstanding debate. The present article, which focuses on this question, first presents a detailed account of the claim that Marx did not find capitalism unjust, but condemned it for other reasons. Next, three versions of the opposite claim are discussed and shown to have significant shortcomings: the claim that Marx found capitalism unjust according to the capitalist standards of justice, the claim that he found capitalism unjust according to a postcapitalist but relative conception of justice, and finally the claim that he found capitalism unjust according to a transhistorical conception of justice. Finally, following the conclusion that these claims do not constitute a serious alternative to the claim that Marx’s critique of capitalism has no juridical content, it is argued that Marx’s condemnation of capitalism can best be understood in terms of his objection to the capitalist division of labor and the problems that this division involves.

 

 

YAZAR / AUTHOR: Çetin Veysal

 

Önyargı Bağlamında Hırsızlık Kavramının Değerlendirilmesi

ÖZET.  Bu çalışmada yapılmak istenen, önyargının hırsızlık örneği bağlamında bazı alt kavramlara başvurularak değerlendirilmesidir. Günümüzün hırsızlık kavramı, hukuksal olduğu denli etik bakımdan yerli yerinde kullanılmakta mıdır? Sorusunu temel alan bu kısa inceleme, günümüz hırsızlık kavramının bir tür önyargı şeklinde kullanılıp kullanılmadığını, bu önyargının da toplumsal, tarihsel, ekonomik, politik ve kültürel kökleri olup olmadığını incelemeye çalışmaktadır. “Hırsızlık”, öne sürüldüğü biçimleriyle; “mutlak anlamda yanlış, kötü ve günah” olarak herkesin ortak “inancı”na dönüşmüş bir tür anlayış olabilir mi? Bu kısa yazıda yapılmak istenen, söz konusu kavramın kaynaklarını genel tarihsel gelişim çizgisi içinde ayrıntılarıyla ortaya koymak değil, ama yukarıdaki soruları ana hatlarıyla yanıtlamaya çalışarak, en azından bir önyargının temel dayanak ve kökenlerini belirlemektir.

 An Assessment of the Concept of Theft in the Context of Prejudice

ABSTRACT.  In this paper, prejudice is investigated by means of some sub-concepts in terms of the example of theft. By asking the question of whether the contemporary usage of the concept of theft is appropriate both in terms of law and also of ethics, this investigation aims to show that the concept of theft is used as a kind of prejudice in contemporary literature and that this prejudice has its sources in society, politics and culture. Can theft be a kind of understanding transformed into everybody’s common “belief” as being “absolutely wrong, evil and sinful”?  The aim of this paper is more to determine basic sources of prejudice by trying to answer the questions asked above than to put forward the sources of this concept in history.

 

YAZAR / AUTHOR: Aydın Topaloğlu

 

Tümeller Sorunu, Nominalizm ve Din

ÖZET.  Tümel kavramların gerçekliği ve bu kavramların tikel nesnelerle olan ilişkisine dair yapılan tartışmalar çerçevesinde realizm (gerçekçilik), nominalizm (adcılık) ve konseptualizm (kavramcılık) olmak üzere birbirinden farklı üç yaklaşım ortaya çıkmıştır. Tümellerin nesnel gerçekliğini reddeden ve onların birer isimden ibaret olduğunu belirten Nominalizm, tikel kavramlara öncelik vermesiyle bilimsel zihniyetin önünü açmış, soyut kavramların ve metafiziğin reddini de beraberinde getirmiştir. Bazı kesimler için de inanç alanının varlığını olanaksız kılmış ve din eleştirisinin kaynağı olmuştur.

The Problem of Universals, Nominalism, and Religion

ABSTRACT.  Three distinct perspectives have emerged in the history of philosophy regarding the reality of universals and their relation to particulars: realism, nominalism and conceptualism.  Nominalism, which renounces the objective reality of universals and considers them to be mere names, has prioritized particularity and hence opened up the way for scientific reasoning and gave rise to a rejection of abstract notions and metaphysics.  Besides, nominalism, at least according to a certain viewpoint, rendered faith impossible and prepared the way for criticisizing religion.

 

YAZAR / AUTHOR: Oğuz Haşlakoğlu

 

POLITEIA Diyalogunda Epistêmê Tasnifi ve Dialektikê Methodos’un Anlamı 

ÖZET.  Bu makale Platon düşüncesinde philosophia’nın esasını kavrayabilmek amacıyla POLITEIA diyalogunda episteme tasnifinin çözümlenmesi ve dialektikê methodos’un anlamını birlikte ele almaktadır. Epistêmê ve dialektikê methodos arasındaki bağ aynı zamanda epistêmê tasnifi ve mağara istiaresi arasındaki ilişki bakımından ele alınacak ve bu ilişkinin paideia ve philosophia arasındaki bağa da nasıl ışık tutuğu ortaya konulacaktır. Bu anlamda, makale, Platon düşüncesinde epistêmê kavramını ve diyalogda ifadesini bulduğu şematik yapısı ile mağara istiaresinde yer alan görsel metafor olarak dönüş eylemini yeniden gözden geçirerek, Platon düşüncesinin temellerini psuchê’nin iyiye yönelerek dönüşmesi anlamında agathon yönelen bir yükselme olarak, farklı boyutlarında bütünsel bir tecrübe esasında gözler önüne sermeye çalışır. Sonuç olarak ifade edilecek olursa; philosophia’nın poreian anlamında bir seyahat anlamı taşıması, mağaradan çıkarak hakikati neyse o hali ile gören ve geri dönerek diğerlerine kendisi gibi dönerek hakikati görmede yardım eden sophos tarafından icra edilen dialektikê methodos’a aynı zamanda bir giriş teşkil etmektedir. Böylece, epistêmê zihinsel bir bilme ve muhakeme değil esasen psuchê’nin “bütünüyle dönmek” suretiyle edindiği bütünsel bir tecrübe olarak bir açıdan zincirlerinden kurtulmayla sonuçlanan bir paideia ile diğer açıdan da amathia’nın egemen olduğu doxa’nın karanlığından to kalon, dikaion ve agathon ışığı olan alêtheia dönüşü olarak philosophia’dan başka bir şey değildir.

Categorization of Episteme and the Meaning of Dialektike Methodos in Politeia

ABSTRACT.  In this essay Plato's classification of epistêmê is analyzed together with the meaning of dialektikê methodos as it appears in POLITEIA in order to understand the essence of philosophia in Platonic thinking in its multi-dimensional aspects. The relationship between the epistêmê and dialektikê methodos is then considered in which way the classification of epistêmê and the immediately related famous “cave allegory” is related and then in that relation how it enlightens the essential togetherness of paideia and philosophia. In that sense, the essay reconsiders the notion of epistêmê and its schematic structure and the act of turning in “cave allegory” as a visual metaphor in a new light which leads to lay bare the foundations of Platonic thinking as an all inclusive experience in its multi dimensional aspects which results in the transformation of psuchê for the good as it leads up to agathon. Conclusively, philosophia is a journey in the sense of poreian as a more or less introduction to dialektikê methodos which can only be practiced by sophos who is able to leave the cave to see the truth as it is and come back to help for others. In that way, epistêmê as knowledge is not a matter of mental cognition but can only be experienced with the whole of psuchê in its total turnabout and that knowledge itself in one aspect necessarily leads to freedom as getting freed from shackles in the cave as paideia and in another is nothing but philosophia as an act of turning from the darkness of doxa as amathia towards the light of agathon, to kalon and dikaion as alêtheia.

 

YAZAR / AUTHOR: Vehbi Hacıkadiroğlu

 

Birincil ve İkincil Nitelikler

ÖZET.  Batı felsefesi Eski Yunan geleneğinden esinlenerek, nesnelerin bilgisini ikincil niteliklerin verdiğini kabul ederken, gerçek bilgiyi birincil niteliklerin verdiğini belirten Galilei’den esinlenen Locke, iki tür niteliğin de nesnelerin bilgisini verdiğini fakat birincil niteliklerin kimi farklarla ikincil niteliklerden ayrıldığını belirtmiştir. Ancak Locke ikincil niteliklerin de nesnelerin bilgisini verdiği yanılgısından kendini kurtaramadığı için görüşünü iyi savunamamış ve ardından gelen Berkeley’in iki tür nitelik arasında bir fark bulunmadığı biçimindeki görüşü genel bir kabul görmüştür. Bu yazının amacı niteliklerle ilgili bu yanlışlığı düzeltirken, bilgi konusunu derinliğine ele alarak değişik görüşlerin doğruluk derecesiyle ilgili durumlara bir açıklık getirmektir.

Primary and Secondary Qualities

ABSTRACT.  While it is traditionally held in the Western philosophy that the secondary qualities do give us knowledge of objects, Locke, being inspired by Galileo Galilei, maintains that both primary and secondary qualities can yield knowledge of objects even though the former are distinguished from the latter in specific ways.  However, since Locke is unable to free himself from the idea that secondary qualities yield knowledge of objects, he fails to defend his view successfully and, moreover, it is generally accepted that Berkeley’s view according to which there are no essential differences between the two sorts of qualities provides a more tenable perspective.  This paper aims to gesture towards a remedy for the aforementioned mistake of Locke and assess various epistomological views in connection with the subject matter at hand.

 

 

   w başa dönüş / back to top

 

 

 

33. KİTAP / VOL. 33

 

 

YAZAR / AUTHOR: Türker Armaner

 

Spinoza ve "Zaman"ın Siyasi bir Mekan Olarak Restorasyonu

ÖZET.  Bu makalede, Spinoza’nın sistemindeki “hak” ile “güç” arasındaki ilişkinin özgürlüğün kurulmasını sağlayan nedensel bir mekanizma, “devlet”in de bu mekanizmayı işleten yapı olduğunu varsayıyoruz.  “Doğa ya da Tanrı” diye tanımlanan bütünün kendisi neden-sonuç ilişkilerinin tümlüğü biçiminde görülürse, “zaman”ın kendisi, “an”ın sürekli yeniden inşa edilmesidir.  Tümüyle özgür olan tek güç de, sahip olduğu hakla özdeş olan bütüne aittir.  Böylece “özgürlük”, bir nedenin gelecek zamandaki olanaklı sonuçlarını, o nedenin de geçmiş zamandaki hangi nedenlerin sonuçlarından biri olduğunu kavramaktır.  Dolayısıyla nedensellik ilişkisiyle, mutlak mekan ortadan kalkıp yerini mutlak zamana bırakır.  Spinoza’ya göre insan, bir yerde değil, bir zamanda özgürdür.

Spinoza and the Restoration of ‘Time’ as a Political Site

ABSTRACT.  This article is an attempt to evaluate Spinoza’s concept of “State” with respect to his definition of “freedom” in terms of the relation of “causality”.  The arguments concerning the whole-part relation in Ethics can justifiably be applied to the relation of individual and State in his political writings.  The totality, as the cause of all particular causal relations, is the construction of time through the movements inherent in these causal relations, and freedom is the comprehension of this necessary order.  Thus, the Spinozian subject happens to be free not in a space but in a time; not somewhere, but sometime.

 

YAZAR / AUTHOR: İskender Taşdelen 

 

Kindi, Sonsuz Nicelikler, Matematik ve Felsefe İlişkisi Üzerine

ÖzetKindi (801-873) ilk İslam filozofu olarak kabul edilmektedir.  Felsefî yazıları incelendiğinde, akılcılığa sıkı sıkıya bağlı kaldığını, ulaşmak istediği sonuçlar inancından kaynaklandığında bile, kullandığı ilk prensiplerin sezgisel apaçıklığına ve başvurduğu akıl yürütme biçimlerinin sağlamlığına dayandığını görürüz.  Bu gerçek onun, bu yazıda inceleme konusu olan adlı risalelerinde de açıkça gözlemlenebilir.  Bu risalelerde Kindi, sonsuz bir niceliğin varolmasının imkansızlığını, böylesi bir niceliğin varolduğu varsayımının mantıksal bir çelişkiye yol açacağını göstererek ispatlamaya çalışmıştır.  Bu yazının ilk kısmında, Kindi’nin sistemini ve bu sistem içinde sonsuz bir niceliğin varolmasının imkansızlığı sonucuna ne şekilde ulaştığını ele alacağım.  İkinci kısımda, Garro’nun Kindi’nin akıl yürütmelerini açımlama ve Kindi’yi düşünce tarihinde konumlandırma tarzının eleştirel bir sunumunu yapacağım.  Üçüncü kısımda ise, ikinci kısımdaki eleştirilerimi temel alarak, Kindi’nin görüşleri hakkında Garro’nunkinden farklı bir değerlendirmenin olanağı konusunda kendi görüşlerimi sunacağım.

On Al-Kindi, Infinite Magnitudes and the Relationship Between Mathematics and Philosophy

ABSTRACT.   Al-Kindi (801-873) is regarded as the first Muslim philosopher.  Considering his philosophical writings, we may see that he was firmly committed to rationalism and, even when the results he wished to obtain were motivated by his religious beliefs, he relied upon the intuitive clearness of the first principles and the soundness of the methods of argumentation that he appeals to.  This fact can also be seen in his epistles that are considered in this article.  In these epistles, al-Kindi tried to prove that an infinite magnitude cannot exist by showing that assuming the existence of such a magnitude would lead to a logical contradiction.  In the first part of the paper, I will evaluate al-Kindi’s system and how he reaches to the conclusion that existence of an infinite magnitude is impossible, in this system.  In the second part, I will critically present Garro’s exposition of analyzing al-Kindi’s arguments and his manner of placing al-Kindi in the history of thought.  In the third part, on the basis of my criticisms in the second part, I will present my views on the possibility of an evaluation of al-Kindi’s ideas which differs from that of Garro.

 

 

YAZAR / AUTHOR: Solmaz Hünler  

Sorumluluğun Ecdadı

ÖZET.  Bugün, gerek ahlak gerekse politika felsefesinde ‘sorumluluk’ konusu merkezî bir yer tutmaktadır.  O, hem pratik hem de teorik bir sorun olarak bizimledir.  Fakat bir kavram olarak değilse de, bir terim olarak ‘sorumluluk’ yeni, moderndir; bu anlamda da merkezî bir sorun olmak bakımından ‘sorumluluk’, bir  eser-i cedid olarak görünür ve nizam-ı cedide dair görünür.  Başka deyişle, ‘sorumluluk’, yeni bir düzenin yeni bir sorunu olarak görünür.  Fakat madem ki o, bugün felsefî bir sorundur ve kimse buna itiraz edemez; o halde felsefe tarihinde onun, en azından kavram olarak, kavrayış olarak ataları, ebeveynleri, yani ceddleri veya ceddeleri, kısaca bir ecdadı olsa gerektir. Onu felsefî  kılan da bu ecdad olacaktır.  Bu ecdadı ne kadar iyi tanırsak, sorumluluk kavramında yeni olan ile kadim olanı o kadar iyi tanıyabiliriz.  Böylece bu makale, sorumluluğun ecdadını soruşturur.

The Ancestor of Responsibility

ABSTRACT.  Today, the subject of ‘responsibility’ takes a central place whether in the moral or political philosophy.  It is with us both as a practical and theoretical question.  However, ‘responsibility’ as a term or a word, if not as a concept, is new or modern; in this sense, ‘responsibility’ qua a central question seems to be a new product and to belong to a new order.  In other words, it appears as a recent problem of the new order.  If we admit this as a philosophical question to which no one can oppose, then there must exist, at least as a concept or a conception, its own lineage, namely its patrilineage or matrilineage in the history of philosophy—for it is these ancestors that make it philosophical.  The better we know or recognize these ancestors, the better we will recognize the new and the old in the concept of responsibility.  Thus, this article investigates the ancestors of responsibility.

 

 

YAZAR / AUTHOR: Mehmet Elgin

 

Bağlam Rasyonalizmi ve Bilimde İlerleme

 

ÖZET Tarihsel olarak, bilimsel ilerlemenin olduğunu savunanlar, bilimin nesnel ve rasyonel bir etkinlik olduğunu savunanlar olmuştur.  Bilimin nesnel bir etkinlik olduğunu savunmayanlar içinse, kavramsal ve teorik anlamda bir ilerlemeden bahsetmek zaten pek anlamlı değildir.  Bilimde kavramsal ilerlemeden kastedilen nedir? Sonra gelen teorinin kavramları önce gelen teorinin kavramlarının başardığı her şeyi başarıyor ve aynı zamanda önce gelen teorinin kavramlarının başarısız olduğu bazı noktalarda başarı gösteriyorsa, sonra gelen teori önce gelen teoriyi kavramsal düzeyde aşmıştır diyebiliriz.  Bu bağlamda ‘başarı’ kavramı, teorinin ‘açıklama’ ve ‘ön deyi’ alanında gösterdiği iyi performans anlamına gelir.  Bilimin nesnel ve rasyonel bir etkinlik olduğunu göstermenin, teori seçimlerinin rasyonel ve nesnel olduğunu göstermekten geçtiğini ama teori seçiminin rasyonel ve nesnel olarak temellendirilmesinin ancak seçim yapma işleminin belirli bir zaman dilimine relativize edilmesiyle mümkün olacağını, bu durumun ise bilimsel ilerlemeyi karşımıza açıklanması gereken bir sorun olarak çıkardığını savunuyorum.

 

Contextual Rationalism and Scientific Progress 

 

ABSTRACT.  Historically, those who defend the idea that there is a progress in science have been the ones who defend the view that science is a rational and objective activity.  For those who do not think that science is an objective activity it is not meaningful to talk about theoretical and conceptual progress in science.  What is meant by a “theoretical and conceptual progress”?  If the succeeding theory performs better than the previous theory in explanations and predictions, then we can say that the succeeding theory has made a conceptual progress over the previous theory.  In this paper, I argue that to show that science is a rational and objective activity we have to show that theory choice in science is an objective and rational activity.  However, showing that theory choice is rational and objective forces us to relativize theory choice to a certain time.  This puts scientific progress in front of us as a problem to be explained.

 

 

   w başa dönüş / back to top

 

 

 

32. KİTAP / VOL. 32

 

 

YAZAR / AUTHOR: Oğuz Haşlakoğlu

 

Heidegger'in "Platon'un Hakikat  Doktrini" Makalesi Üzerine Bir Eleştiri

ÖZET.  Bu makale, Heidegger’in “Platon’un Hakikat Doktrini” isimli yazısında Platon’un “Mağara İstiaresi”ni “saklı olanın açılması” olarak aletheia bağlamında yorumlayışına eleştiri getirmektedir.  Ancak, burada eleştiri, aletheia’nın “saklı olanın açılması” olarak tanımına değil, bu tanımın söz konusu istiare bağlamında yorumlanışına eleştiri getirmektedir.  Heidegger’e göre, mağaranın kendisi hakikatin “saklı olanın açılması” anlamındaki özünü oluşturan “saklı oluşunu” temsil ederken, dışındaki güneş ise bir idea olarak hakikati “saklı olanın açılması”ndan “doğruluk” ve “karşılık gelme” olarak bildiğimiz hakikat tanımına dönüştürmüştür.

A Critical Essay on Heidegger's "Plato's Doctrine of Truth"

ABSTRACT.  In this article, Heidegger’s reading of Plato’s famous Allegory of the Cave in “Plato’s Doctrine of Truth” is criticized within the context of his interpretation of aletheia as unhiddenness.  However, it is not the definition of aletheia as unhiddenness that is being criticized but the way in which unhiddenness gets interpreted in the cave allegory.  For Heidegger, it is the cave which in the first place must be seen as the symbol of the “hidden” source of truth as unhiddenness and not the sun which as an idea is responsible for the transformation of truth as unhiddenness into a characterization as correctness and correspondence.

 

YAZAR / AUTHOR: Şahabettin Yalçın

 

Hume ve Benlik

ÖZET.  Bu yazıda Hume’un “benlik” ve “ben bilgisi” kuramlarını eleştirel olarak irdelemeye çalıştım.  İlk olarak Hume’un bilgi kuramının genel bir sunumunu yaptıktan sonra, benlik ve ben bilgisi kuramlarını ele alıyorum.  Tutarlı bir ampirist olarak Hume basit, maddi olmayan, kendi kendine varlığını sürdüren ve ölümsüz benlik düşüncesini reddeder.  Hume benliğin zaman içinde kalıcı olmayan “algılar demeti” dışında bir şey olmadığını iddia eder.  Ancak, bu benlik görüşü, “benlik özdeşliği”, “düşüncenin öznesi” gibi ciddi epistemolojik ve ontolojik sorunlara yol açar.

Hume and the Self

ABSTRACT.  In this paper I have tried to critically examine Hume’s theory of self and self-knowledge.  First, I provide a general exposition of Hume’s theory of knowledge and then an examination of his theory of self and self-knowledge.  As a consistent empiricist, Hume denies the existence of simple, immaterial, self-subsistent, and hence immortal self.  Hume claims that self is nothing but a ‘bundle of perceptions’ which does not have permanent existence in time.  However, this conception of self faces some serious epistemological and ontological problems such as the problem of personal identity, subject of thought, etc.

 

YAZAR / AUTHOR: Vehbi Hacıkadiroğlu

 

Eski Yunan'dan Günümüze Felsefe

ÖZET.  Köklerini özellikle Aristoteles’in öncülüğünü yaptığı eski Yunan düşüncesinde bulduğumuz çağdaş felsefede egemen olan bir görüşe göre, bilgi öznel izlenimlere dayalı deneyim yoluyla elde edilir.  Bu görüş aslında Bacon ve Galilei gibi düşünürler tarafından çürütülmüş, bilginin deneyim değil deney yoluyla elde edildiği sonucuna varılmıştır.  Aristoteles geleneğinin bu hatası, Hume’da nedenselliğin neden ve etkinin sıklıkla ard arda gözlemlenmesi yoluyla öğrenildiği görüşüne yol açmıştır.  Bu yazıda Aristoteles geleneğinin ortaya çıkardığı bu sonuçların yanlışlığı savunulmakta, Hume’un dünya üzerine bilgi veren önermelerin kesin olamayacağı düşüncesi eleştirilmekte, Kant’ın matematiksel önermeler gibi bazı önermelerin hem dünya üzerine bilgi verdikleri hem de kesin oldukları görüşünün Hume’a bir yanıt verip vermediği tartışılmaktadır.

Philosophy from the Ancient Greece to Today

ABSTRACT.  A dominant position in contemporary philosophy that finds its roots in Early Greek philosophy pioneered by Aristotle is the view that we acquire knowledge by means of subjective sensations based on sense experience.  In fact this view has been refuted by thinkers such as Bacon and Galilei, which led to the view that knowledge is based not on experience but rather experimentation.  This Aristotelian fallacy has led Hume to hold that our knowledge of causality is acquired by the frequent observations we have of constant conjuntions of causes and effects.  In this essay I argue against such implications of the Aristotelian tradition, criticizing Hume’s thesis that our knowledge of the world can never be certain, and discuss whether Kant’s synthetic a priori is a sound objection to Hume.

 

YAZAR / AUTHOR:  Erhan Demircioğlu

 

Olumsal A Priori ve İki Tip Zorunluluk

ÖZET.  Kripke, a priori olumsal önermelerin bulunduğunu öne sürerek geleneksel olarak a priori ve zorunlu kavramlarının eşkaplamlı olduğu yolundaki iddianın geçersizliğini ortaya koyduğunu düşünmektedir.  Bu yazıda geleneksel eşkaplamlılık tezinin savunulabilir bir görüş olduğu iddia edilmektedir.  Kripke’nin a priori olumsal önermeler olarak sunduğu önermeler, bu yazıdaki savunulan görüşe göre, olumsal bir takım olguları ifade eden ve aynı zamanda zorunlu olarak doğru olan önermelerdir.  İlgili önermelerin zorunlu olarak doğru oluşu, metafizik niteliklerinden değil epistemolojik niteliklerinden kaynaklanmaktadır.  A priori bilinebilirlik konusunda, Donnellan’ın da savunduğu gibi, Kripke’nin hatasının bir tümce ile ifade edilen doğrunun ne olduğunu bilmek ile bir tümcenin bir doğruyu ifade ettiğini bilmek arasındaki ayrımla açıklanabileceği fikri savunulmuştur.

Contingent A Priori and Two Kinds of Necessity

ABSTRACT.  Kripke argues that the existence of a priori contingent truths shows the falsity of the traditional idea that the notions of necessity and a priority are coextensional.  In this paper, I maintain that the traditional coexistensionality thesis is defendable.  I contend that the propositions that are alleged to be a priori contingent truths by Kripke are propositions that express contingent facts and, at the same time, are necessarily true.  That they are necessarily true is not because of their metaphysical aspects but in virtue of their epistemological properties.  In regard to a priority, following Donnellan, I argue that Kripke’s fault can be explained by an appeal to the distinction between knowing that a certain sentence expresses a truth and knowing the truth of what is expressed by the sentence.

 

 

   w başa dönüş / back to top

 

 

 


Derginin Ana Sayfasına Dönüş

Back to Journal's Homepage

B. Ü. Felsefe Böl. Ana Sayfası

E-mail:  feltar1987@gmail.com

Address:

Felsefe Tartismalari

Bogaziçi Universitesi, Felsefe Bölümü

34342 Bebek, Istanbul